Bizimle İletişime Geç

Köşe Yazıları

Abdurrahman Dilipak “Korona’nın faydaları!”

[speaker]

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi

Korana’nın hiçbir faydası yok mu!?

Önce Fayda dediğiniz ne? Mutlaka durum ne kadar kötü olursa olsun, elbette faydaları da vardır.

Mesela hava daha temiz.

Trafik kazalarından can kaybı daha az. Sadece maddi değil, manevi açıdan insanlar ölümle yüzleşince dini hassasiyetler arttı. Bir de herkes bundan sonrası için yeniden düşünmeye başladılar.

Yeni bir dünya kurulacak. Bu kesin. Bu şok ulus devletleri ve uluslararası  düzen ve örgütleri, ekonomiyi, siyaseti, suni sınırları, rejimleri ve iktidar yapılarını radikal bir şekilde etkileyecek.

Bu süreç, kapitalizmin sonunu getirebilir. Bu da ayrı bir faydadır.

Fayda deyince biri için faydalı olan bir başkası için zararlı da olabilir. Mesela, Korona yaşlıları hastaları vuruyor.

Emekli ve sağlık sigortaları için bu sonuç çok güzel!?

Ama ilaç firmaları müşteri kaybediyor. Halbuki, ilaç ve hastahane bağımlısı birçok hasta sağlık sektörü için iyi bir müşteri idi.

Bundan 8 yıl kadar önce Aile Bakanlığı yeni kurulduğu günlerde bakanlığın düzenlediği bir forumda, Frankfurter Allgemeine’nin manşetinden yola çıkarak bir sunum yapmıştım.

Gazetenin 1. sayfası tamamen 2020 senaryolarına ayrılmıştı ve eğer bir çözüm bulunmazsa 2020 de Avrupa’da sosyal sigorta, emeklilik ve hastalık sigortalarının iflas edeceğini söylüyordu. Nüfus artışından söz ediyordu..

Evet, bu durumda korkulan olmayacak. Emekli ve hastalık sigortaları iflas etmeyecek. İlaç fabrikaları iştahlarını aşı ile tatmin etmeye çalışacaklar.

Aslında bakmayın bazı devletlerin ağlar gibi yaptıklarına. Timsahın gözyaşları olabilir bunlar.

Mesela Çin’de, Doğu Türkistan’da, Budistlerin olduğu bölgelerde neler yaşandığını bilmiyoruz, ya da Çin’in başka bölgelerinde. Açıklanan ölüm sayısı komik.

Yazının devamı için…

Okumaya Devam Et
Reklam
Yorum Yap

Yorumlar...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Mehmet Tekin “Muammer Keskin’in karşı hamlesi!”

Haberi Dinle

[speaker]

Şişli Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Tekin, Şişli Belediye Başkanı Muammer Keskin’in kendisine yapılan hamleye karşılık verdiğini yazdı.

İşte Tekin’in köşe yazısından öne çıkanlar.

Muammer Keskin’den kendisine yapılan hamleye karşılık, Canan Kaftancıoğlu hamlesi geldi.

Canan Kaftancıoğlu’nun Şişli Belediyesi’ne gelmesi, öyle geçerken uğranılmış bir ziyaret değildi.

Muammer Keskin ve yakın ekibi tarafından planlanmış bir organizasyondu. Yapılan sunumların ve afişlerin hazırlanma sürecinden tutun, işçilerin çiçek verme organizasyonuna ve yığınla yardım kolilerinin oluşturulmasına kadar bir planlama olduğu aşikar.

Şimdi, bu hazırlığın ve organizasyonların yapılması da, normal şartlarda gayet normal ve olması da gerek.

Ama işin arka planında, bu hazırlığın ve organizasyonun yapılmasını zaruri ve zorunlu kılan da gelişmeler var.

Peki Nedir bu gelişmeler?

Muammer Keskin’in, koronavirüs sürecinde Şişli’de yapılması gereken sağlıklı bir organizasyon yapmadığı yönünde, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na hatta CHP Genel Merkez’ine kadar eleştiri ve şikayetler gitti.

Bu şikayetler öyle bir hal aldı ki, Muammer Keskin şikayetlere cevap yetiştirmekten adeta iş yapamaz hâle geldi.

Peki, bu şikayetler nereden ve nasıl çıktı?

Muammer Keskin, koronavirüs sürecinde bir hastalık yaşadı. Bu nedenle de, 20 gün evden çıkamadı. Muammer Keskin’in belediyeye gelememesi neticesinde Şişli Belediyesi’nin üzerine adeta ölü toprağı döküldü. Şişli Belediyesi’nde yaprak kımıldamaz hâle geldi.

Bu süreçte gösterdi ki, Muammer Keskin’in olmadığı belediyede boşluğunu dolduracak bir yöneticinin olmadığını ya da Muammer Keskin’in kendisi yokken bir yönetici istemediğini gösterdi. Üçüncü bir şıkta yok zaten.

Bir de bu ve buna benzer eleştiri ve şikayetler yine en yakınlarından gidince ortalık iyice karıştı.

Diğer taraftan, doğal istek ve beklentileri olanlara da cevap verilemeyince, Şişli Belediyesi ile ilgili CHP yönetimine giden şikayetler hat safhaya çıktı.      

Mesela; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Şişli Belediyesi’nin sorumluluğuna verdiği ilçeler vardı. Özellikle de Kağıthane burada çok önem arz ediyor. Çünkü, Kemal Kılıçdaroğlu Şişli’yi almanız yetmez, Kağıthane Belediyesi’ni de almanızı istiyorum dedi, bu görevi de Muammer Keskin’e verdi.

Bu durumu bilen, CHP Kağıthane’de istek ve beklentileri karşılanmayınca şikayetlere başladı. Buna birde, Şişli’deki CHP’nin akil insanları da dâhil olunca, Şişli mercek altına alındı.

Çünkü, şikayetler Muammer Keskin’in yakınlarından veya yakınındaymış gibi görünenlerden gidiyordu. Buda olayları daha vahim kılıyordu.

Öyle bir hal aldı ki, Muammer Keskin’in görevden alınması dahi konuşulmaya başladı.

Şunu net olarak söyleyebilirim, Muammer Keskin’in yanında gözüküp, bir sonraki dönem belediye başkanlığı için aleni bir şekilde çalışmalar dahi başladı. Ve bu aleni bir şekilde de ifade edilir hâle geldi.

Daha fazlasını şu an için yazmayacağım. Çünkü, bunu ne Şişli kaldırabilir, ne de Muammer Keskin. Ama gerçek olan şu ki, benim uyarıp ta gerçekleşmeyen bir yazım şimdiye kadar olmadı. Şimdilik bu kadar yeter! Yaşayıp göreceğiz.

Ben sadece geçmişte olduğu gibi yine tarihe bir not düşmek istedim. Yarınlarda bu yazılarımın anlamı daha da önem kazanacak.

Size şunu söyleyebilirim, benim yazdığım bu paragrafı lütfen bir yere not edin!

Muammer Keskin, yaşananların bir kısmının farkına vardığı için, bir hamle yapma zorunluluğu ortaya çıktı. Bu süreçte yaşanan eleştiri ve şikayetleri, tek tek yok etmek zorunda olduğunu gördü. Dolayısıyla da, Canan Kaftancıoğlu’nun ziyaret etmesi sağlandı. Bunun üzerinde de ciddi çalışma ve planlamalar yapıldı.

Benim yazdıklarımın bir yorum ve analiz olmadığını, yaşananlardan alınmış bir bilgi olduğunu belirtmek isterim. Ama bu yazdıklarımın ispatını, Canan Kaftancıoğlu’nun bir sözü ortaya koymuştur.

Canan Kaftancıoğlu; ‘Muammer Keskin Başkanım diyor ki, Başkanım reklam yapmadığımız için yaptığımız hizmetler görünmüyor’ açıklaması, benim yazdıklarımın ispatı oluyor.

Yani, ben gerekeni yaptım, ama reklam yapmadığım için bu görünmedi mesajı net olarak verildi. Canan Kaftancıoğlu da buna şahitlik etmiş oldu. Böylelikle bu krizde şimdilik aşılmış oldu.

Yani işin aslı, Canan Kaftancıoğlu’na, başkanım benim yaptıklarım işte bunlar denildi.  Yani, geç oldu, güç oldu, ama olduğu gösterildi. Sonuç itibari ile, Canan Kaftancıoğlu’na mesaj net bir şekilde verildi.

Yani, yani benim yazdıklarımın doğru olduğu, Muammer Keskin ile ilgili bir şikâyetin varlığı gün yüzüne çıkmış oldu. Bu yapılan hamleyle de bu eleştiri ve şikayetlere karşı verilmiş bir cevap olmuş oldu.

Muammer Keskin’e de, bu durum bir zafer kazanılmış gibi gösterilecek!

Doğru mu? Evet doğru. Tâki, bir diğeri ya da diğerleri gelene kadar!

Ben de derim ki, bu özveri ve bunca mücadele, testi kırılmadan yapılsın. Benim bu istediğim de doğru mu? Buna kimse hayır diyemez herhalde?

Peki, tüm bunlara rağmen, şikayetler engellenemez veya engellenmez ve eleştiriler de düzeltilemez yada yapılmaz ise, gerisini varın siz düşünün!

Mehmet Tekin, Şişli Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni.

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

“ABD aynı ABD, Rus aynı Rus”

[speaker]

İlâhlaştırmadan, kutsiyet boyutuna getirmeden, bugün artık anlamı kalmamış olan, içi boşalmış Solcu/Sağcı tanımlarıyla bu vatana kendi inandıkları çizgiden hizmet etmiş ve tarihte yerini almış olan solundan da sağından da tüm Genç Fidanlara Allah rahmet etsin, huzur içinde yatsınlar diyorum.

Ve yine diyorum ki ABD aynı ABD, Rus aynı Rus.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti erkini elinde bulunduranlar söylemleri ve tutumları ile yeni ayrışmalar yaratmamalıdırlar.

Yoksa ne bu acılar unutulur ne de yeni türkülerin yakılması durmuş olur.

Türk Gencinin kalp gözünün açık olduğunu ve kendisini hiç bir siyasi emele alet etmeyeceğini umut ediyorum.

Güzel günlere bir bütün olarak hep birlikte!

Sabih Samur, Doruk Türk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni.

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

“Ben bu işin içinden çıkamadım, çıkan varsa beri gelsin.”

[speaker]

Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Hakan, bağış kampanyası başlatan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a İçişleri Bakanlığı tarafından hakkında soruşturma başlatılmasına tepki gösterdi. 

Ahmet Hakan, Hürriyet, Genel Yayın Yönetmeni.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, salgının ilk günlerinde yardım kampanyası düzenlemişti.

Ne oldu? Şunlar oldu:

“Hukuken olmaz” diye itiraz edildi. “Tek yardım kampanyası olur” denildi. Toplanan yardımlar bankada bloke edildi. Gürültülü tartışma yapıldı. Sonra da defter kapanır gibi oldu. Ve tartışma ufukta kayboldu gitti.

Tartışma ufukta kayboldu ama Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı açıklamadan anlıyoruz ki bir soruşturma başlatılmış.

Sadece İmamoğlu’na da değil, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a da…

E şimdi ne gerek var konuyu yeniden ısıtmaya?

Ne gerek var soruşturmaya?

Soruşturacaksın da neyi soruşturacaksın?

“Salgın günlerinde sen niye vatandaş için yardım toplamaya kalkıştın” mı diyeceksin?

Diyeceksin de iyi bir şey mi demiş olacaksın?

Diyeceksin de ne olacak?

Ne oluyor?

Neler oluyor?

Cepheleşme artsın mı isteniyor?

Çarşı karışmadan rahat edilemiyor mu?

Üç gün de mi kafayı dinlemek yok?

Yoksa Ekrem İmamoğlu’na “Sana bir mağduriyet şerbeti daha sunuyoruz Ekrem Bey… Buyur, iç… Hem de şöyle kana kana iç… Yarasın!” mı denmek isteniyor?

Ben bu işin içinden çıkamadım, çıkan varsa beri gelsin.

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

Benim tohumum, benim gübrem, benim toprağım, benim canım…

[speaker]

Nihal Güven Altınkurt, Türkiye’nin Sesi Köşe Yazıları.

“Eşek Arılarına Notlar”

Tüm savaşlar bitti, açlık bitti, doların artışı, altının uçuşu bitti tek konumuz canımız oldu.

Ne enteresan dimi, yaşayıp gidiyorduk biz.

Sabah işe, akşam eve, vakit bulabilirsek sosyal hayatımız biraz kıpırtılıysa sinema, tiyatroya gidiyor veya arkadaşlarla avm geziyorduk, şehrin nimetleriyle yaşayıp gidiyorduk kendimizce.

Nereden geldi bu Covit19, Corona virüs?

İlk olarak 1 Aralık 2019’da ortaya çıktığı söylenen Corona önce anlaşılamadı, tüm tedavilere rağmen ölümler engellenemeyince yeni bir salgın olduğu ortaya çıktı ve bu virüse SARS-COV 2 adı verildi.

Büyük ihtimalle insanlar hastanelere başvurana kadar çok sayıda insana bulaşmıştı ve dünyaya yayılmıştı bile.

Kimse en kötüsünü düşünmek istemez, hele bilimkurgu filmlerinin gerçekleştiğini hiç düşünmek istemez. Ama işte yaşıyoruz.

Sakız oldu ağzımızda, bağışıklık sistemi. Ne menem bir şeymiş bu bağışıklık sistemi.

Yeterince çalışmıyorsa, yani koruyucu kalkanımızda ozon tabakasında oluşan delikler gibi delikler açılmışsa hiçbir yama tutmuyor, gripten kansere, hadi bide Coronaya kadar her türlü hastalık bizi bulabiliyormuş.

Ama ben iyi besleniyorum, sebzemi, etimi, yumurtamı, meyvemi yiyorum.

Ben şanslıyım zaten her sabah peynirinden balına mükellef bir kahvaltı yapıyorum.

Evet şanslısın. Asgari ücret düşünülürse şanslısın tabi.

Peynir niyetine ne yiyebiliyorlar Allah kerim.

Bu yazımızda insan ve hayvan gıdasını ve hammaddesini üreten bir Ziraat Mühendisi gözüyle bakacağız, tartışacağız.

Belki de kâinatın en müthiş varlığı olan insan, en büyük, en kudretli, her şeyi bir o düşünür, doğanın hakimidir, aklı var, olmasın mı?

Onu hayvandan ayıran en önemli nitelik aklıdır.

İnsanın faziletleri ve vahşiliği saymakla bitmez.

Aklını çalıştırmayı öğrenen insan bir zaman sonra kalp sesini ve içgüdülerini dinlemeyi, anlamayı, hissetmeyi unutmuştur.

Bunlarla yaşayanları da hakir görür. Özellikle televizyon denen sihirli kutu çıktıktan sonra o kadar kolay yönetilir olmuştur ki, yönetildiğinin farkında olmadan.

Bu günkü sükse ismi algı yönetimi sanırım.

Çevreyi zehirlemekten vazgeçersek beslenebiliriz.

Şöyle bir baktığımızda, lütfen çayırda, ormanda, yaylada bakalım, doğada bir tane bile çöp göremeyiz. Ama oradan insan geçtiyse eğer mutlaka çöp vardır.

Öyle umarsız, öyle rahat atar ki o poşeti, kola şişesini, bira şişesini, izmariti, goflet ambalajını sanki toprak açılacak içine alacak, oh mis.

Bizim o çöpümüz orada kalır, oradan oraya savrulur, parçalanır, garibim hayvanların ölümüne, hastalanmasına sebep olur ve biz bu sevaplarla yaşayıp gitmeye devam ederiz.

DOĞADA ÇÖZÜNÜR palavrasıyla uyutulan biz muhteşem varlıklar dün attığımız çöpümüzü gözle görülmeyen partiküller şeklinde, soframıza gelen salata, süt, yumurta, et, balıkla afiyetle yeriz.

Yediğimiz gıdadan sağlığımızı korumasını bekleriz ve unuttuğumuz bir şeyi daha, şifa olmasını, doğal olarak bağışıklık sistemimizi güçlendirmesini.

Dün attığım çöp bugün nasıl soframa gelsin diyeceksiniz.

E insanoğlu dün ortaya çıkmadı ki, binlerce yıldır atıyoruz biz o çöpü.

Tabi son 100 yılda ürettiğimiz çöp belki de 10.000 yıla bedel.

Benim tohumum, benim gübrem, benim toprağım, benim canım.

Son dönemlere kadar kendi tohumunu üreten, kendi ürettiği gübreyi kullanarak toprağı işleyen insan binlerce yıldır gıdasını üretiyor.

Bu yöntem çoğu kesimlere göre modern değil. İçinde doğruluk payı da olan pek çok masalla kimyasal üretime geçildi.

Örneğin hayvan gübresinin toprakla buluşturulması ekstra işçilik ister, kimyasal gübrenin toprağa karıştırılması çok daha kolaydır.

Doğru ama, toprağın ve bitkinin ihtiyacı olan gübre hayvan gübresidir.

Çünkü hayvan gübresi toprağın ihtiyacı olan besinleri doğal olarak içerir. Toprakta beslenmek ister. Şöyle bir düşünün sürekli ekip biçtiğiniz toprak bağrında yetiştirdiği bitkileri beslemek zorundadır.

O da bir canlıdır. Saygıyı ve sevgiyi hak eder.

İhtiyacını bilmeniz gerekir.

Her şeyini kaybetmiş toprak çoraklaşır ve ölür. Doğada bir döngü var. Örneğin ormanları düşünün, yapraklar dökülür, parçalanır, dönüşür ve toprağa karışır.

Toprağı besler. Beslenen toprak ağacı besler, bu döngü insanoğlu dokunmazsa böyle sürer gider.

O orman binlerce hayvana, bitkiye, börtü böceğe yuva olur.

Diyelim ki üreticisiniz, bu senenin buğdayından aldığınız tohumu gelecek sene ekersiniz, iklime, tohumun kapasitesine bağlı olarak az ya da çok verim alırsınız.

Elinizdeki buğday yeterli verim vermiyorsa komşunun verimli buğdayından alır, onu ekersiniz. Seneye daha çok buğday alırsınız.

Domates ektiniz mesela, en sağlıklı, güzel kokulu, lezzetli ve büyük domateslerden tohum alırsanız seneye o domateslere benzer domatesler üretirsiniz.

Alın size ıslah.

Hastalıklara karşı da ıslah yapmış oldunuz.

Ne kadar kolaymış dimi, illa uluslararası tohum şirketlerinden her sene para verip tohum almak gerekmezmiş.

Onlardan aldığınız tohumu seneye kullanamazsınız, aynı ürünü ve verimi alamazsınız. Her sene tohum parası ödersiniz.

Ne hikmetse o tohumların hastalıkları da başkaymış her seferinde size ilaç adı altında bir sürü kimyasal satarlar.

Gübre?

Çuvallarla gübre alırsınız, her sene daha fazla gübre atmanız gerekir, toprağınız beslenmelidir.

Aslında hep aynı gübreyi atsanız yeterli olur ama ne hikmetse her seferinde daha fazla gübre atarsınız.

Yavaş yavaş toprağınız çoraklaşır ve siz fark ettiğinizde, ürün değiştirin derler.

Halbuki siz zaten münavebeli ekim yapıyorsunuzdur, ama yetmez.

Ee sizin tohumunuz değil, komşunun tohumu da değil bilmem hangi topraklarda, memleketlerde geliştirilmiş tohumlar, huyu başka, hastalığı başka, tohum al, ilaç al, gübre al, devam.

Al sana bir döngü daha. Halbuki kendi bölgende üretilen tohumu kullansaydın tohum ve ondan ürettiğin bitki toprağı tanırdı, o bölgedeki hastalığı tanırdı, böceği, yağmuru tanırdı, hava sıcaklığını tanırdı.

Sen onu tanırdın, huyunu suyunu bilirdin.

Bazen verim vermezdi ama genelde memnun kalırdın.

Hele de hayvan gübresi kullansaydın toprak beslenirdi, zenginleşirdi, doyardı, toprak doyunca bitkiyi doyururdu ve ıspanaksa bu bitki içindeki besin miktarları 100 yıl önceki ıspanağa benzer besin maddeleri içerirdi.

Sen ıspanağı yediğinde bedenin doyardı ve bağışıklık sistemin delik deşik olmazdı.

Ispanak için de böyle, havuç içinde, buğday içinde, elma içinde, şeftâli içinde.

Nerede nenelerimizin, dedelerimizin ürettiği şeftaliler, karpuzlar, kirazlar.

Arama bulamazsın.

Bu gidişle de bulamayacaksın. Bunda tüketicinin hatası da büyük.

Hepsi aynı boy ve görüntüde domates, elma istersen üretici ne yapsın tabi ki bunu üretecek.

Ne yapsın başka şansı var mı?

Toptancı kamyonu dayadı, istediği gibi ürün bulamazsa, tarladaki ürün çöp olursa, üretici ne yapsın.

Bir gün düşündün mü bu meyveler, sebzeler nasıl böyle klonlanmış gibi hepsi aynı ve mükemmel ölçülerde ve görüntüde diye.

Tek yumurta ikizi değilse birbirinin aynı insan gördün mü hiç?

Ki onların da farklı pek çok yönü var.

Hiç düşündün mü kışın ortasında domates, biber, salatalık, nasıl olur diye. Gerçek tarlada mı üretildi bunlar, toprak nasıl ısındı, bağrındaki tohumu nasıl ısıttı, hangi güneş ısıttı, besledi, bu doğum ve büyüme nasıl gerçekleşti?

Ovalarımız, çayırlarımız, meralarımız hayvan doluydu, nerde şimdi bu hayvanlar? Kesildi, gitti hepsi. Yerli hayvan verimsiz dendi ithal edildi.

Halbuki o hayvanları aldığımız ülkeler yerli hayvanlarını ıslah ederek bize satıyorlar. Dünyaya satıyorlar.

Türkiye sadece kendini değil, çevresindeki tüm komşularını besleyecek kapasiteye sahipken bugün köylünün elinde hayvan kalmadı.

Sadece büyükbaş, küçükbaş değil tavukta kalmadı.

Biz kurtuluş savaşından sonra bir avuç halk komşularımıza ihracat yapıyorduk.

Dört mevsimin yaşandığı ülkede ithalat yapıyoruz. Buğdayı, hayvanı ithal ediyoruz. Nasıl yetiştiğini bilmeden.

Dediler ki küçük aile işletmesiyle bu iş olmaz, büyük işletmeler kurulmalı, bu hayvanlar merada olmaz, ahırlar kurulmalı.

Betonermeye, makina ekipmana yatırılan paranın haddi hesabı yok.

Ne oldu, gene hayvan yok.

Bu kocaman işletmeler ayakta kalmak için tabiri câizse kıvrım kıvrım kıvranıyor.

Gerçek bir tane, Türkiye küçük aile işletmeleri var olduğu sürece doyar.

Meralarda, çayırlarda otladığı sürece hayvanlar sağlıklı gıda üretir.

Bir inekten 40, 50, 60 kg süt almak zorunda değiliz, bu büyük bir masal.

Kendi hayvanımızı ıslah etseydik, hadi etmedik gelen hayvanları az bir destekle meralarda, otlaklarda en doğal şekilde besleseydik ürettiğimiz gıdayla ve hayvanla hem biz doyardık hem ihracat yapardık.

Çünkü üretici o zaman yem almaya bağımlı olmazdı, hele de üreticinin sütünü, etini, buğdayını hak ettiği değerden alsaydık bakın neler olurdu.

Kıssadan hisseye, yaşamak istiyorsak eğer, içinde gıdası olan, dışında tarım ilacı adı altında zehir olmayan, mümkünse içinde kurdu olan, sağında solunda lekesi olan meyveyi, sebzeyi tüketmeliyiz.

Bir de sormalıyız ne gübresi kullandın, tohumu nerden aldın.

Biz sormalıyız ve istemeliyiz ki pazara, markete, hale bu tür ürünler gelsin. Soframıza koyduğumuz yemek, meyve, salata şifamız olsun.

Yoksa içi boş ve üstelik bizi zehirleyen gıdalarla her türlü virüse, bakteriye, hastalığa özel davet çıkarmış oluruz.

Nihal Güven Altınkurt, Türkiye’nin Sesi, “Eşek Arılarına Notlar”

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

Fatih Altaylı “Bir doktordan çok ciddi bir mesaj geldi…”

[speaker]

Habertürk yazarı Fatih Altaylı, bugünkü köşesinde son günlerde açıklanan koronavirüs vaka ve ölüm sayılarının tutarsız olduğu eleştirilerine değindi.

Bu oran ilk günden beri hiç değişmemiş. 21 gram filminden mi esinlenilmiş bilmiyorum ama hep 0,21. Hal böyle olunca açıklamalara olan inanç zayıflıyor hâliyle” diyen Altaylı, kendisine ismini açıklamak istemediği bir doktordan gelen bilgiyi aktardı.

Altaylı, doktorun kendisine “hastaların klinik ve radyolojik olarak tanı konan ancak laboratuvar tanısı almamış hastaların olası şüpheli Covid 19 tanıları iptâl edilerek doğal ölüm bulaşıcı hastalık tanısı girilmektedir” dediğini yazdı.

Altaylı’nın bugünkü yazısından ilgili bölüm şu şekilde ;

Türkiye dünden beri açıklanan hasta sayısı ile açıklanan vefât sayısı arasındaki “sabitlenmiş” korelasyonu konuşuyor.

Öyle anlaşılıyor ki bu oran ilk günden beri hiç değişmemiş.

21 gram filminden mi esinlenilmiş bilmiyorum ama hep 0,21

Hal böyle olunca açıklamalara olan inanç zayıflıyor hâliyle.

Benim gibi benzer hasta sayısına sahip ülkelere oranla çok daha düşük olan mortaliteyi genç nüfusa bağlayarak olumlu düşünmeye çalışanlar dahi bu duruma şaşırıyor.

Tam bu durumu kafamda tartarken Türkiye’nin önemli hastanelerinden birinde, corona ile mücadelede en ön safta savaşan hastanelerden birinde görevli bir doktordan çok ciddi bir mesaj geldi.

Sözünü ettiğim doktor çok kıymetli bir isim.

Daha önce başhekimlik görevlerinde bulunmuş, bir dönem Ak Partili bir Sağlık Bakanı’nın danışmanlığını yapmış birisi.

Mesajını aynen paylaşıyorum:

“Çok yoğun hastanedeyim.

3 haftadır 7 gün hastanedeyim. Çok yoruldum. Hepimiz çok yoğun ve çok yorgunuz.

Bazı yoğun bakım servislerinde de aşırı yoğunluk söz konusu maalesef.

Bizim hastanede kendi yoğun bakım ünitemiz tam kapasite Covid 19 hastalarıyla dolu olduğundan Nöroloji Yoğun Bakım ve Palyatif Bakım da Covid Yoğun Bakım’a çevrildi.

Ancak servisler tamamen bu hastalarla dolu ve klinik bulgu gösteren hastaların dörtte biri yoğun bakıma geliyor.

İstanbul genelinde mikro ölçekte çalışmak gerekiyor, Covid 19 dışındaki yoğun bakım hastaları da ayrıca ne oluyor bilinmiyor.

Bakan Bey Türkiye geneli yoğun bakım doluluk oranlarını veriyor. Ancak asıl mesele İstanbul. Hastalar yoğunluklu olarak, yarıdan fazlası ile İstanbul’da.
İstanbul genelinde özellikle Avrupa yakasında sıkıntı olduğunu biliyorum.

Servislerde solunum sorunu olup minimal solunum desteği entubasyon aşamasına gelmeden ara bakım servisleri gerekli.

Hasta odalarında CPR sonrası yoğun bakıma alınan ek yandaş hastalığı bulunan hastalar maalesef kaybedilebiliyor.

Yoğun bakımda hastaların ventilatör tedavileri çok özen ve aşırı dikkat gerektiriyor. Hastaları solunum cihazına bağlamak otomatik pilota bağlamak değildir.

Ayrıca hâlâ hastaların klinik ve radyolojik olarak tanı konan ancak laboratuvar (test) tanısı almamış hastaların olası şüpheli Covid 19 tanıları iptal edilerek doğal ölüm bulaşıcı hastalık tanısı girilmektedir. Bunu da dikkate almak gerekir”

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

Himmet Kaya, Koronavirüs Gösterdi ki!

[speaker]

Merhaba Dostlarım…

Filmlerde izlediğimiz bilim adamları ve kahramanların olağanüstü gayreti ile alt edilen salgın kâbusu birden bire gerçeğe büründü.

Beklenmedik şekilde tüm insanlığın kapısını çaldı. Herkesi ve de her şeyi içine aldı. Olayın vahameti tartışılmaya devam ediliyor.

Geçmişte yaşanan tüm büyük felaketleri kimse hatırlamıyor bile. Çünkü her şeyi bir plan dâhilinde sıraya koyan ülkeler bile hazırlıksız yakalandı. Tüm insanlık olarak büyük ve ağır bir sınavın içindeyiz.

Bu acımasız virüs insan bedeninin zayıflıklarını sınıyor öncelikle. ‘Doğanın yalnız güçlüler ayakta kalır’ kuramını üstlenmiş gibi hızla yürüyor üstümüze.

Ben ölüme giden yolu hızlandırıyorum dercesine yapıyor bunu virüs. Yoksa insanın aklı ve dayanışması ile yüzleşeceğini unuttu mu ki?

Ya da gülüp mü geçiyor buna?

Sadece bedeni zayıflıkları sınamıyor elbet. İnsanlığın psikolojik ve ruhsal dayanıklılığa sahip olup olmadığını da sınıyor ayrıca.

Evlerine kapanan insanlar birden bire kafelerin, arkadaşların ve hatta birbirimize olan ihtiyacın önemini hatırlıyor.

Yalnızlığın, belki de kimsesizliğin korkutucu yanlarını anımsıyor, anlıyor.

İster istemez yöneticileri, sistemleri, kültürleri, akıl ve bilim kabiliyetlerini ve hatta hükümet politikalarını sorguluyor, sınıyor.

Bazı koltuklarda oturan insanların kendilerine göre adamlarla doldurdukları kurumsal yapının sahaya inip görevlerini nasıl yerine getireceğini sınamaya devam ediyor.

Süslü sözlerle hazırlanmış metinler işe yaramıyor. Samimiyet, vicdan ve ahlak işe yarıyor.

Ve hatta tüm dünya liderleri vatandaşlarının gözünde bir bir tartıya çıkıyor, hesaplar yapılıyor.

İnsanlığı; evsiz, umutsuz, çaresiz bırakan ülkeleri, sistemleri de sınıyor ayrıca.

Toplumun sağlığının ulaşılabilir en temel hak olarak kişiye sunup sunmadığını, hangi üstünlükte doktor ve hatta hemşire yetiştirdiğini de sınıyor.

İlişkileri, aile denen o özel kavramı da sınıyor elbette. Bugüne kadar günlük yaşamın ev, iş, patron, arkadaş, sokak, para pul koşuşturmasında süregelen hayatlar birden bire eşinle, çocuğunla, ailenle baş başa kaldığın bir yüzleşmeye hesaplaşmaya dönüşüyor.

Birey olarak kendimizi, biz olma hâlimizi de sınıyor ayrıca.

Evinde, eşyalarınla, yaptıklarınla ve hatta yapamadıklarınla baş başa kalınca; kimiz, neredeyiz diye sorduruyor.

İnsanlığı sınıyor, insanlığımızı sınıyor. “Bırakın şu aşılmaz gururunuzu, ırkınız, bayraklarınızla sözde diğerlerinden daha yüce olduğunuz saplantısını” diyor.

Tabi ya bunlar önemli belki, ama hepimiz uzayda bir zerreyiz ve yaşadığımız süreç hepimizin ortak kaderi, dedirtiyor.

Küresel işbirliği, ortak payda ve birlikte mücadeleyi de sınıyor. Gördük ki tüm insanlığı hedef alan bu tehdit karşısında ülkeler birlikte hareket edemedi, ortak kararlar alamadı.

Gelecekte çok daha güçlü olabilecek bir sınavda yine böyle mi olacak?

Yoksa kurumlar, yerel yönetimler, hükümetler, çok daha iyi koordinasyon ve işbirliği için ortak paydada buluşabilecek mi?

Koordinasyondan bahsetmişken dün akşam yaşananlara değinmeden de geçmek mümkün değil. Çılgın bir millet olduğumuzu dün akşam bir kez daha ispatladık, yedi düvele.

Yetkililerce dile getirilen hafta sonu uygulanacak sokağa çıkma yasağı duyurulduğu an itibariyle yaşanan manzaralar bunun en güzel örneğini oluşturuyor.

Gece yarısına neredeyse 2 saat kala duyurulan 48 saatlik sokağa çıkma yasağı sonrası çılgın halkımız, sanki bir daha hiç ama hiç dışarı çıkamayacakmış gibi market, fırın, bakkal, tekel bayi ve hatta benzin istasyonlarına hep birlikte hücuma geçti.

Sosyal medyaya yansıyan inanılması güç görüntüleri, muhtemelen siz de yerleşim noktalarınızda bizzat şahit olmuşsunuzdur.

Tüm açık işletmelerin önünde oluşan; sosyal mesafeden uzak uzayan kuyruklar, tekme tokat acımasızca birbirine girişen insanlar, sanki yangından mal kaçırıyormuşçasına ihtiyaç durumuna bakmaksızın alan insanlar ve yaşanan abuk bir curcuna…

Dediğim gibi ne sosyal mesafe, ne maske, ne eldiven! Hepsi ama hepsi göz ardı edildi, unutuldu gitti…

Öyle hissediyorum ki, virüs uzaktan bizleri izlerken gevrek gevrek gülmüş; “Tam da salgını yayacağım yeri buldum, başka bir ülkeye, şehre ve hatta beldeye gitmeme gerek kalmadı, burada yayılıma devam etmeliyim” demiştir.

Koronavirüsün yayılımının sağlanması için paha biçilmez bir ortam yaratılmış, yaklaşık 20 gündür süre gelen izole günleri boşa gitmiştir.

Şimdi size de soruyorum, ülke olarak yaşadığımız çılgınlık ve hatta pervasızlık değil de nedir?

Evet, ya bu kararı umarsızca alanlara ne demeli?

Himmet Kaya

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

“Kefen parasını yedikleri milleti, ceset torbasıyla gömüyorlar, medyamız hâlâ otogar gösteriyor!”

[speaker]

Yılmaz Özdil. Sözcü Gazetesi.

Beyzbol şapkalı bir kemancı, sabah işe gidiş saatinde Washington metro istasyonunda Bach’tan parçalar çalıyordu.

Bahşiş toplamak için, yere, hemen önüne kemanının kılıfını açmıştı, 45 dakika boyunca altı klasik eser seslendirdi.

Önünden 1097 kişi geçti.

Sadece yedi kişi durakladı, onlar da sadece birer dakika filan, şöyle üstünkörü dinleyip, gittiler.

Bahşiş için yere serdiği keman kılıfının içinde üç beş sentlerle anca 32 dolar birikmişti.

Paraları topladı, cebine koydu, kemanını kılıfına yerleştirdi, merdivenlerden sokağa çıktı, ilk gördüğü taksiye bindi.

Washington’ın en ünlü konser salonuna gitti.

Sahneye çıktı.

Biletlerin en ucuzu 100 dolardı ama, devasa salon tıklım tıklım doluydu.

Çünkü o kemancı, Grammy ödüllü Joshua Bell’di.

Kılıfına üç beş sent atılan kemanı ise, 300 senelik, 3.5 milyon dolar değerinde Stradivarius’tu.

Algı, işte böyle bir şeydir.

Gerçek bilgi, gerçek anlamından, gerçek ortamından uzaklaştırılırsa, kitlelerin duyguları düşünceleri mantığı, hedeflenen istek doğrultusunda yönlendirilebilir.

Dünyanın en saygın gazetelerinden The Washington Post tarafından gerçekleştirilen bu sosyal deney… Aslında ne olduğunun değil, nasıl sunulduğunun, nasıl göründüğünün önemli olduğunu kanıtlar.

Hani habire mesaj atıp soruyorsunuz ya…

Gerçek vaka sayısı açıklanıyor mu?

Gerçek ölüm sayısı açıklanıyor mu?

Gerçek cevabı bulabilmeniz için, hadi gelin biraz “haber” okuyalım…

Maden faciası yaşanıyor.

Hastaneden canlı yayın yapılıyor, yaralıların durumu anlatılıyor.

Tren faciası yaşanıyor. Hastaneden canlı yayın yapılıyor.

Deprem faciası yaşanıyor. Hastaneden canlı yayın yapılıyor.

Terör faciası yaşanıyor. Hastaneden canlı yayın yapılıyor.

Salgın faciası var… Hastaneden yayın yapılıyor mu?

Ne gösteriyorlar size… Habire otogardan canlı yayın yapılıyor.

Habire boş parklardan canlı yayın yapılıyor. Habire trafik kontrolünden canlı yayın yapılıyor.

Hastaneden niye yayın yapılmıyor?

Sayın medyamız otogarda bilet almaya çalışanları merâk ediyor da, hastanede nefes almaya çalışanları merâk etmiyor mu?

Trafik kontrolünde otomobildekilerin alnına cihaz uzatıp ateşinin nasıl ölçüldüğünü istisnasız her haber bülteninde gösteriyorlar, gerçekten çok önemli, mutlaka göstersinler ama… 40 derece ateşle hastane bahçesinde öksüre öksüre kendisine test yapılmasını bekleyenleri niye göstermiyorlar?

Dünyada şu anda, hastane önünden yayın yapmayan tek medya, bizim medya!

(Pozitif çıkmış vatandaşları bile evine gönderiyorlar… Virüs taşıdığı halde, virüs taşıdığını söylemeyip, aile hekimine giden hastalar var.

E-devlet’ten kontrol ettiğinde, karşısında oturan hastanın aslında koronavirüs pozitif’li olduğunu gören aile hekimleri var.

Aile hekimlerine sadece beş adet maske gönderdiler, beş maske anca bir gün yetiyor, eldiven göndermediler, bone göndermediler, galoş göndermediler, nalburdan kaynakçı maskesi satın alıp, hasta muayene etmeye çalışan aile hekimleri var.

Bekleme salonuna çamaşır ipi gerip, naylon brandalarla korunmaya çalışan aile hekimleri var.

Yazının tamamı için…

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

“Oyun Büyük Ötesi, Koronavirüs Zurnanın Son Deliği”

[speaker]

Biz Biyolojik Savaş ön denemesi diyoruz, onlar Huvan’ın bilmem neresindeki semt pazarından bahsediyorlar.

Bizim çok akıllı sivil toplum kuruluşları televizyonlara çıkıp 32 dişini göstererek tekstilde çağ atlayacağımızdan, sipariş yetiştirememekten dem vuruyorlar, iki hafta sonra Korona’nın Virüsü kapıyı çalmış; ne sipariş kalmış, ne fabrika, ne de o beyanatı veren 32 diş!

Muazzam bir öngörü, Tebrikler…

Bu işin detay kısmı, gelelim asıl mevzuya!

Neden İtalya? Neden İspanya? Neden Fransa?

Bu Korona Efendi ışınlandı mı? Hangi akıl almaz sürat ile ülkeleri atlayarak, çalım atarak hemde kimi ülkelere hiç bulaşmadan, nokta atışı yaparak ülkeleri vurdu ve neden bu ülkeler?

Ülkeler bu sorulara yanıt buldukları an, bu virüsü üreten ülkeye çökerek antivürüsü de alacaklar.

Neden Oyun büyük ötesi?

Fotoğrafa bakın ama iyice bakın! Onbinlerce kişinin ayakta ayin dinlediği meydan. Ve o meydan da Papa tek başına dua ediyor.

Fotoğrafı iyi okuyabiliyorsan; nerede senin dinin, al işte zavallı Papan! diye bağırıyor fotoğraf.

Bir de bizim cepheden bakın olaya.

Aynı olay İslam âleminde. Başına silah dayanmışken dahi namazını terk etmeyen, bırakmayan, kılmaya devam eden günlerden, Camiye gidilmeyecek! günlere.

Ve insanlara, inançlar sorgulatılıyor; “Böyle bir günde Yaratıcın sana neden yardım etmiyor? işte senin çaresiz Aracıların!” İşte bu kurgulanmış fotoğraf bu yüzden çok önemli. İşte bu yüzden oyun çok büyük. İşte bu yüzden Koronavirüs zurnanın son deliği.

Büyük Ötesi Oyunun Finali;

Ülkeler dış borç için yalvartılarak, Oyun Kurucular tarafından 50 yıllık plan dahilinde borçlandırılacak! Ama IMF, ama Dünya Bankası, ama yeni oluşturulacak enstrümanlarla.

2070 hatta 2100 e kadar kafasını kaldırmaması gereken, borç ödemekle yükümlü ülkeler.

Bizim Türkiye olarak bu oyunu bozma şansımız var mı? Açıkçası umut ediyorum. İnşallah bozarız diyorum.

Cuma Namazları iptâl oldu, Ramazan olur mu? Ya Bayramlar? Büyük Oyunun içinde bunların hepsi var. Allah ömür verirse yaşayıp göreceğiz.

Göremezsek sorun yok anlayın ki göremeyen bizler için ekranda yazan; “Gameover”

Sağlıcakla kalın.

Sabih Samur Doruktürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni.

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

Emin Çölaşan “Güvenimizi yitirdik”

[speaker]

Emin Çölaşan, Sözcü Gazetesi.

Sevgili okurlarım, herhangi bir ülkede beklenen veya ortaya çıkan panik ortamında güven çok önemlidir.

Vatandaş, ülkeyi yönetenlerin eğer varsa hatalarını görüp eleştirmeli ama güven duygusunu yitirmemelidir.

Şimdi bizde bir olay oldu ve ne yazık ki bu süreci yönetmekte olanlara duymak istediğimiz güveni yitirmemize neden oldu.

Aytaç Yalman Paşa’nın koronadan, hem de resmi kayıt altında iken vefât etmiş olması.

Şimdi bir düşünün, Aytaç Paşa geçmiş yıllarda Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapmış olan emekli bir orgeneral.

Belirtiler ortaya çıkıyor, tedavi herhalde sonuç vermiyor, vefât ediyor ve olay öğrenilmesin diye sessiz sedasız gömülüyor.

Türkiye’de koronadan üçüncü ölüm vakası.

Ve devlet bu ölümü gizliyor!

Sağlık Bakanı günler sonra itiraf etmek zorunda kalıyor!

Acaba diyorum, Bakan Bey’in haberi mi yoktu!

Eğer yok idiyse çok daha büyük bir skandaldır.

Ya da acaba kendisine yukarıdan bu doğrultuda talimat mı gelmişti!

Devletin en üst düzeyine gelmiş bir komutan bütün dünyanın belası olan bir hastalıktan vefât ediyor ve bu haber (bilerek veya bilmeyerek) toplumdan gizleniyor.

O zaman akla ister istemez şu sorular geliyor:

Aytaç Paşa’nın ölümünü bile gizleyenler acaba başka neleri toplumdan gizlemeye kalkışıyor?

Hasta sayılarını mı, ölümleri mi, tıbbi malzeme eksiklerini mi, neleri?

Sevgili okurlarım hem çok zor, hem de zahmetli bir süreçten geçiyoruz.

İktidar kesimi ve iktidarın yandaş yalaka medyası sürekli pembe haberler pompalayıp her şeyin iyiye gittiğini iddia ediyor.

Her şey düzelmiş, ya da düzelecekmiş!

Neredeyse ortaya çıkıp avaz avaz bağıracaklar:

“İyi ki korona çıktı da bu olumlu tabloları karşımızda gördük!”

Oysa tablo hiç iyi görünmüyor.

Bu öyle bir hastalık ki, vaka ve ölüm sayıları geometrik dizi ile başka bir deyişle hızla katlanarak artıyor.

2 4 8 16 32 64 128 256 gibi.

Bir anda yüz binlerce gariban, alt düzey gelir grubundan yüz binlerce kişi ya işsiz kaldı, ya da umutlarıyla birlikte güvenini yitirdi.

Bırakın hastalığı ve sağlığı bir yana, şimdi yüz binlerce insanımız ekonomik ve sosyal güvenini yitirmiş oldu.

Ömrünü çoktan tamamlamış olan iktidar, patronları istediği kadar kurtarmaya kalkışsın, onlara 100 milyar liralık teşvik paketleriyle birlikte kıyaklar armağan etsin, ekonomi kolay kurtulmaz.

Bu süreçte en önemli husus nedir derseniz, işsizliktir.

Birkaç gün içerisinde işsiz kalmaya mahkûm edilmiş olan yüz binlerce insanımızdır.

Tam karşımızda çok ciddi bir sorun daha var. Cezaevleri.

Oralarda 300 bin kişi kucak kucağa yatıyor.

Onlar için çalışan ve bire bir temasta bulunan infaz koruma memurlarıyla öteki görevlilerin sayısı on bin’den fazla.

Hükümlü ve tutuklular kucak kucağa yatıyor, aynı havayı soluyor.

O kapalı ve sıkıcı ortamlarda sağlık donanımları yetersiz.

Kırıkkale Açık Cezaevi’nde olduğu gibi, suları akmıyor. Banyo ve tuvaletleri de yetersiz.

Cezaevleri sorunu çok önemli.

Yeni infaz yasa teklifi Meclis’e henüz sunulmadı ve çıkması da epey zaman alacak. Buna ne yapıp yapıp devletin hemen, derhal ve en kısa zamanda el atıp bir çare bulması gerekiyor.

Aksi takdirde cezaevlerinde hız kazanıp yayılacak bir korona salgını bütün Türkiye’yi etkiler ve mahveder.

Bizi zor günler bekliyor…

Durum vahim…

Ve unutmayalım, biz Türkiye olarak henüz işin çok başlangıç aşamasındayız.

Henüz Çin, İran, İtalya, İspanya falan olmadık ama olmayacağız anlamına gelmiyor.

Dikkat etti iseniz hep aynı şeyi söylüyorum!

“İnşallah yanılırım ama”

Şimdi de aynı şeyi söylüyorum.

“Bu karamsar tabloda inşallah yanılırım ama durum hiç de öyle göstermiyor. Her şey yeni başlıyor. Henüz işin en başındayız ve Aytaç Paşa’nın koronadan ölümü bile 82 milyon insanımızdan gizlendi. Güven duygumuzu yitirdik.”

Emin Çölaşan sözcü Gazetesi.

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

Sabih Samur “Çaput Bezi”

[speaker]

Başbakan Erdoğan’ın ilk yıllarında danışmanlarından biri ona dedi ki “tekstil fasonculuktur.

Türkiye, katma değeri yüksek olan inşaat sektörü ile yürümelidir.

Bunun üzerine Başbakan o talihsiz cümleyi kurdu; “Tekstil çaput bezidir!”

Beton Sektörü oldu pırlanta, tekstil ise değersiz taş!

Ve bugün! Koronavirüs için gerekli olan maskenin hammaddesi çimento değil çaput bezi.
İşte o çaput bezi hayatın bir parçası!

Bugün tekstil meslek liseleri devreye sokularak aylık 2 Milyon Adet maske üretimi planlanıyor.

Hatanın neresinden dönülürse kârdır.

Allah Cumhurbaşkanımızı gereksiz danışmanlardan korusun. Korusun ki Türkiye hatalardan korunsun.

Sabih Samur, Doruk Türk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni.

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

“Kapıları açtık ama gönderileni de almak zorundayız”

[speaker]

Saygı Öztürk, Sözcü Gazetesi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkemize gelen ve sayıları 4 milyon civarında olan Suriyeliler konusu gündeme geldiğinde, “Sınır kapılarımızı açarız” açıklamasını sıkça yapıyordu.

Sonunda, sığınmacıların ve göçmenlerin ülkemizden çıkışlarını kolaylaştırdığımızı duyurduğumuzda, on binlerce kişi önce Yunanistan’a ayak basmak için harekete geçti.

O ülkelere giremeyenler, şimdi sınır hattında birikiyor. 

Peki bunlara kim bakacak? Bizim topraklarımızda olduğuna göre yüklerini biz çekeceğiz.

Birleşmiş Milletler 1951 Cenevre Mülteciler Sözleşmesi’nin başlangıç maddelerinde mültecinin tanımı yapılıyor.

Sözleşmeyi imzalayan ülkelere de iki seçenek tanınıyor. Bunlardan biri “Sığınmacının geldiği ülkeye göre sınırlandırılması”, diğeri ise “1951 öncesinde veya tarihi dikkate almadan tüm zamanlarda gelenlere göre” uygulamayı kabul edenlerden oluşuyor.

Türkiye, 1951 tarihinden önce Avrupa’da meydana gelen olaylar nedeniyle ülkemize gelenlerin Mülteci statüsünü kabul etti. 1960’lı yıllarda ise tarih koşulunu kaldırdı.

Sadece Avrupa ülkelerinden gelenleri mülteci olarak tanımlıyoruz, Avrupa dışından gelenlere ise Sığınmacı statüsünü veriyoruz. Ülkemizde bulunan yabancıların yüzde 98’i sığınmacı statüsünde.

Avrupa Birliği ile müzakerelerin başlamasından sonra, sığınmacı ve mültecilerle ilgili Türkiye’nin neler yapması gerektiği üzerinde çalışmalar yapıldı.

Eğitim, meslek edindirme kursları gibi çalışmalara hız verildi.

Bu alanda görevlendirilecek kişiler yetiştirildi. Bunun için AB’den uzmanlar davet edildi.

1951 sözleşmesinin uygulanmasıyla ilgili AB ülkelerinin bazı koşulları var. Bunlardan birisi Mülteci veya sığınmacı gönüllü olarak, hiçbir korkuya kapılmadan özel günlerinde ülkesine gidip geldiği takdirde, bu statüsünü kaybeder.

Avrupa ülkeleri de bunu en katı biçimde uyguluyor. Oysa Türkiye bunu hiç uygulamadı. 

Örneğin bayramlarda on binlerce Suriyeli ülkesine gidiyor, bir süre kaldıktan sonra dönüyor. Gelene de “Buyur” diyoruz. .

Mülteci veya sığınmacı, bir ülkenin yetkilileri tarafından davet edilmeden ve düzensiz sınır girişi yaptığı için son geldiği ülkeyi terk etmek de yine kendi sorumluluğundadır.

Ne zaman, nasıl, nereye gideceğini kendisi kararlaştırır. Bulunduğu ülke yetkilileri de onun bu gönüllü isteğine karşı gelemez. 

Örneğin, Türkiye’ye sığınan bir kişi “Ben Almanya’ya gitmek istiyorum” derse, buna engel olunamaz. Ne zaman, nasıl gideceğini kendisi kararlaştırır.

AB ülkeleri, kendi aralarında sınır kontrollerini kaldırdı. Sadece, birliğe dâhil olmayan ülkelerden gelenleri kontrol ediyor.

Avrupa ülkeleri, Türkiye’den AB ülkelerine gelebilecek sığınmacı ve göçmenlerin Türkiye’ye girişini, Türkiye’ye girmiş olanların da AB ülkelerine gitmesinin engellenmesini istiyor.

AB ülkeleri ise sadece ülkelerine girişi engellerken, Türkiye’den de hem girişi hem çıkışı engellemesini bekliyor.

Tabii bunun da ağır bir maliyeti var. AB ülkeleri yük paylaşımına da yanaşmıyor.

Yük paylaşımı, bir kısım sığınmacının bu ülkeler tarafından misafir edilmesi, aynı zamanda esas yükü çeken ülkenin masraflarına katılmasını kapsıyor.

AB ülkeleri bunun hiçbirisini yapmıyor.

AB ile Türkiye arasında “Geri Kabul Anlaşması” 3 Mayıs 2016’da imzalandı.

Uzman bir isim, “Bu anlaşma yürürlükteyken Türk yetkililerinin ‘Kapıları açtık, gönderdik’ söylemleri kendi ayağımıza kurşun sıkmaya benziyor.

Geri Kabul Anlaşması’nı bazı olaylarda uyguladık. Yunanistan’ın kabul etmedikleri geri alındı. ‘Kapıları açtık’ diyorsak, geri almaya da hazırlanacağız” diyor.

Yazının Tamamı :

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

“Misak-ı Milli Atatürk’ün emri ile uygulanacak!”

[speaker]

“Misak-ı Milli Atatürk’ün emri ile uygulanacak”

15 Temmuz’da Fetullah Gülen ismini yıpratmadan ona Fetö diye Apo gibi yumuşak, rahatsız etmeyen bir isim üretenler, bütün güçleri ile Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırdılar!

İmaj olarak bitirmeye çalıştılar.

Başta Kuleli olmak üzere Osmanlı’dan bu yana devam eden tüm eğitim kurumlarını ve askeri hastaneleri kapattılar. Ama başaramadılar.

Bugün herkes olmuş sözde Mehmetçik sever!

TC den rahatsız olanlar hesapta Türkçü!

Daha önce söylediklerimi tekrar ediyorum!

Askeri Hastaneler de Askeri Okullar da tekrar açılacak.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bütün dümencilere rağmen hem içeride hem dışarıda dimdik görevinin başında bulunmaya devam edecek.

Misak-ı Milli Atatürk’ün emri ile uygulanacak. Irak, Suriye ve Libya’da Tugay çapında kalıcı üslerimiz ile bulunacağız.

Türkiye tüm bunları kuruluş ayarlarına dönerek, kurucu İrade çizgisinde başaracak.
Allah Aziz Türk Milletini ve Ordumuzu korusun ve kollasın.
Allah yar ve yardımcımız olsun.

Yazının tamamı : https://dorukturk.com/misak-i-milli-ataturkun-emri-ile-uygulanacak/

Okumaya Devam Et

Köşe Yazıları

Soner Yalçın “Erdoğan Kavrayamıyor”

[speaker]

SONER YALÇIN SÖZCÜ GAZETESİ

“Erdoğan Kavrayamıyor”

Prof. John Roemer

Amerikalı ekonomist ve siyaset bilimci…

Marksist…

Halen Yale Üniversitesinde görev yapıyor…

Fırsat buldukça takip ettiğim biri Roemer…

Biliyorsunuz sosyalizm ABD’de siyasi gündemine, (özellikle Senatör Bernie Sanders‘ın ABD başkan adaylığı için Demokrat Parti’den aday adayı olması ve ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Alexandria Ocasio-Cortez‘in parlayan ışığıyla) geri döndü.

Anketlerde genç Amerikalıların yarısının sosyalizmi, kapitalizme tercih ettikleri ortaya çıktı.

Prof. Roemer bir hafta önce şunu yazdı:

-“Komünizmin 20. yüzyıldaki başarısızlığı sosyalizmin değil, otokrasinin ve merkezi planlamanın başarısızlığıydı.

-“Sosyalizm, birbiriyle bağlantılı üç bölümden oluştuğu düşünülebilir: ekonomik davranış etiği, dağıtıcı adalet etiği ve ahlak kurallarına uyan ve ahlakı uygulayan bir dizi mülkiyet ilişkisi.

İnsanlar ahlak kurallarına göre davranırlar ve mülkiyet ilişkilerini uygularlarsa, dağıtım adaleti gerçekleştirilebilir…

-“Sosyalizmin davranışsal ahlakı, işbirliğidir. Sosyalist toplumun vatandaşları, herkesin yaşamını iyileştirmek üzere kolektif bir girişimde bulunduklarının farkında olmalıdır…

-“ Sosyalist toplumun dağıtım etiği, fırsat eşitliğini yaygınlaştıran bir toplumdur. Kapitalizmden sonra, bu kez demokratik  ‘paylaşım ekonomisi’ yoluyla kolektif üretimin ve eşitlikçi dağıtımın bir kez daha denenmesi gerekiyor…”

Ekonomik krizi atlatamayan Amerika gündeminde bunlar var.

Ya Türkiye gündeminde?

Bu soruya geleceğim ama şunu da eklemeliyim:

LENİN VE ÇAR

Prof. John Roemer, Oyun Kuramı’nı kullanarak Bolşevik Devrimi başarısını şöyle analiz etti:

-İki oyuncudan birinin kazancının, diğerinin kaybına eşit olduğu oyuna, “Sıfır-toplamlı oyun” denir.

-Devrim, Lenin ve Çar arasındaki sıfır-toplamlı oyundur. İki lider, toplumun desteğini kazanmak için rekabet halindedir.

-Lenin, politik gücü elinde bulunduran Çar’ı devirmek amacıyla devrim organize eder. Bunu yaparken yeni gelir dağılımı vaadi gibi iyi hayat seçeneği sunar. Çar ise devrimi önlemek için cezalandırma yöntemine başvurur.

-Bireyler devrime katılıp katılmama kararını verirken; Lenin’in yeni gelir dağılımını ve Lenin’in başarısız olması halinde alacakları cezayı düşünür.

-Teoride, devrime katılan insan sayısı arttıkça devrimin başarı olasılığının yükseleceği kabul edilir.

-Bu modele göre Lenin ve Çar’ın mutlaka ideolojik olması gerekmez. Stratejileri vardır ve amaçlarına ulaşmaya çalışırlar.

-Model, oyunun denge noktasında Çar’ın stratejisinin ne kadar “zalim”, Lenin’in stratejisinin ise ne kadar “ilerici” olduğuyla ilgilidir.

Kaybeden zulüm yanlısı Çar mı?

Kazanan vaat eden Lenin mi?

Şimdi:

Birbirinden kopuk gibi görünen bu iki bölümdeki konuları neden yazdım?

Türkiye’ye geleceğim:

ÖZÜNDE KAYBEDEN AKP

Amerikan Devleti…

Demokratik Sosyalist Bernie Sanders ve taraftarlarına yönelik, (1940’lı yılların sonunda başlayıp 1950’li yılların sonuna değin sürmüş anti-komünist avı) McCarthycilik zorbalığına başvurmuyor artık…

Ya Türkiye?

-Özgürlük talep eden Gezi‘yi inatla “Çar kafasıyla” değerlendirmek iktidara yarar sağlar mı?

–Osman Kavala’yı tekrar cezaevine atmak iktidara yarar sağlar mı?

Sadece bunlar değil ki…

-Eski milletvekili Mahmut Alınak’a zorla kelepçe vurup onuncu kez hapse atmak iktidara yarar sağlar mı?

-Açlık grevindeki Grup Yorum üyelerinin ölmesi iktidara yarar sağlar mı?

Binlerce örnek var böyle…

Yani:

Aralarında çıkar çatışması olan zıt kutuplardaki rakiplerden birinin kazanmasının, zorunlu olarak diğerinin kaybetmesine bağlı olmasından dolayı, sonuçta kazançlar ile kayıpların toplamı sıfıra eşit olmayacak mı?  Eğer oyunu, “birinin kaybı üzerine” kurarsanız, gerçekte kazanır mısınız? Birinin tehdidi, ötekinin fırsatı değil ki; herkes aynı gemide değil mi? (Nash dengesi!) Türkiye istikrarsızlığının kime yararı var?

Şiir okuyan Erdoğan’ı hapse atarak “kazanılmadığı” ortada değil mi? Peki, benzerini bugün Erdoğan niçin yapıyor?

Kapitalizmin mabedi ABD, demokratik sosyalizmi belki iktidara taşıyacak! AKP/Erdoğan ise hâlâ inatla “Çar taktiklerine” sarılıp; Kavala, Alınak, Grup Yorum gibi “sosyalizme” inananları hapse atarak, istikrarı sağlayacağını sanıyor!

AKP/Erdoğan’ın Gezi’yi bir türlü kavrayamaması “Çar yolunda” ısrar ettiğini göstermektedir.

Oysa bırakınız:

Yüz çiçek açsın, yüz fikir yarışsın…

Soner Yalçın Sözcü Gazetesi

Okumaya Devam Et

ÖNE ÇIKAN HABERLER